Adnan İLTER


KORUYAMADIĞIMIZ KADINLAR

.


Uzaklaştırma kararına rağmen…
Koruma kararına rağmen…
Boşanmış olmalarına rağmen…

Son 24 saatte 6 kadın öldürüldü.

Bu cümleyi yazmak bile ağır.
Ama daha ağır olan şu: Belki bu satırları kaleme aldığım sırada, bir yerlerde bir kadın daha ölüm korkusuyla kapıya kilit vuruyor. Belki bir telefonun ucunda “beni koruyun” diyor. Belki de defalarca başvurmuş, defalarca anlatmış, defalarca “ciddiye alınmamış” bir hayat daha kararıyor.

Sorun sadece bireysel öfke değil.
Sorun sadece “aile içi mesele” hiç değil.
Sorun; sistemin yeterince hızlı, yeterince caydırıcı ve yeterince kararlı işlememesidir.

Türkiye’de 6284 sayılı kanun var. Uzaklaştırma kararları var. Koruma tedbirleri var. Ama kâğıt üzerindeki bir karar, uygulamada etkin değilse; kolluk zamanında müdahale etmiyorsa; tehditler ciddiye alınmıyorsa; elektronik kelepçe yaygın kullanılmıyorsa… o imza, bir kadının hayatını korumaya yetmiyor.

Ve tam burada, adı yıllardır tartışmaların gölgesinde kalan bir metne geliyoruz:
İstanbul Sözleşmesi

Bu sözleşme bir ideoloji metni değildir.
Bu sözleşme bir siyasi kampanya metni değildir.
Bu sözleşme, kadına yönelik şiddetin önlenmesi için devletlere açık yükümlülükler getiren uluslararası bir güvence çerçevesidir.

Önleme.
Koruma.
Kovuşturma.
Politika üretme.

Dört temel sütun.

Bugün yaşadığımız tabloya baktığımızda açıkça görüyoruz ki; mesele sadece yasa çıkarmak değil, zihniyeti ve uygulamayı dönüştürmektir. Şiddeti “aile içi mesele” olarak gören anlayış değişmeden, “bir kereden bir şey olmaz” diyen dil temizlenmeden, kadınların başvurusunu hafife alan tutum ortadan kalkmadan, hiçbir kanun tek başına yeterli olmayacaktır.

Gerçekçi olalım.
Şiddet uygulayan kişi çoğu zaman tanıdık. Eski eş. Sevgili. Akraba.
Yani tehdit, kapının dışından değil, çoğu zaman kapının içinden geliyor.

Çözüm ne?

Koruma kararlarının etkin takibi – Elektronik kelepçe sisteminin yaygın ve zorunlu uygulanması.

Hızlı yargılama süreçleri – Tehdit ve ihlal durumlarında tutuklama dahil caydırıcı yaptırımlar.

Risk analiz sistemi – Her başvurunun standart bir tehlike skoru üzerinden değerlendirilmesi.

Veri şeffaflığı – Kaç ihlal, kaç elektronik kelepçe, kaç tutuklama? Kamuoyu bilmeli.

Toplumsal eğitim – Erkeklere yönelik öfke kontrolü ve zorunlu rehabilitasyon programları.

Ve evet…
Uluslararası denetim ve standart sağlayan bir çerçeveye yeniden dahil olmak.

İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden imzalanması; sembolik bir adım değil, “devlet olarak bu meselede geri adım atmıyoruz” mesajıdır. Bu, dünyaya değil; bu ülkedeki kadınlara verilmiş bir güvencedir.

Bir kadının yaşama hakkı, hiçbir tartışmanın konusu olamaz.
Hiçbir kültürel yorumun, hiçbir siyasi çekişmenin, hiçbir ideolojik hesaplaşmanın malzemesi yapılamaz.

Her ölümden sonra sosyal medyada birkaç gün öfke, birkaç gün hashtag…
Sonra sessizlik.

Oysa mesele gündem değil, hayat meselesidir.
Bugün bir köşe yazısı yazıyorum.
Ama keşke hiç yazmak zorunda kalmasaydım.

Bir ülkenin medeniyet seviyesi, kadınlarının geceleri korkmadan yürüyebildiği sokaklarla ölçülür.

Bir devletin gücü, en zayıfını koruyabildiği kadar güçlüdür.

Artık soru şu değil:
“Bu sözleşme gerekli mi?”

Soru şu:
“Bir hayat daha kaybedilmeden ne yapacağız?”

Çünkü her kayıp, sadece bir kadını değil; bir çocuğu annesiz, bir anneyi evlatsız, bir toplumu vicdansız bırakıyor.

Ve biz, artık sadece üzülmek istemiyoruz.
Çözüm görmek istiyoruz.