Bir arkadaşımın, sadece yeteneği ve bağımsız düşüncesiyle dikkat çektiği için maruz kaldığı o sinsi ihanet, hepimizi rahatsız etmeli.
Makam sahipleri, ellerindeki gücü kişisel hesaplaşmalara alet etmekten çekinmiyor; rakiplerini saf dışı bırakmak adına, en mahrem alanlara pervasızca uzanıyorlar.
Düşünün : Bir akademisyen, emek verip projelerini parlatıyor, farklı bir perspektif sunuyor. Derken, o "bilim yuvası" koridorlardan fısıldanan iftiralar başlıyor.
Özel hayatı mercek altına alınıyor, masum detaylar çarpıtılıp yayılıyor. Sızdırılan mesajlar, dedikoduya dönüştürülen geçmişler... Bu, mobbingin en keskin hali; bir tür modern linç, ruhu yavaş yavaş eriten bir zehir.
Üniversite, etik ve özgürlüğün kalesi olmalıydı. Ama orada, kürsülerin gölgesinde, mahremiyetin sınırları hoyratça aşılıyor. Mağdur uykusuz geceler yaşıyor, motivasyonu kırılıyor, kariyeri gölgeleniyor. Tüm bunlar, bir egonun "tahtını koruma" oyunu yüzünden.
Necip Fazıl’ın dizeleri burada daha da anlam kazanıyor:
"Zulmün topuğu altında ezilen bacak Kör bir kuyuya düşen çırpınan yürek Bir avuç toprak için kıvranan insan Bu mu adalet, bu mu insanlık?"
Bu mısralar, gücü kötüye kullananların açtığı yaraları keskin bir bıçak gibi hatırlatıyor. Emanet makamlar, kişisel silahlara dönüşmemeli; çünkü zulüm er ya da geç döner, sahibini vurur.
Üniversite yönetimlerine çağrı : Bu tür iddiaları ciddiye alın. Bağımsız soruşturmalar yapın, etik mekanizmaları güçlendirin. Özel hayatın gizliliği, anayasal bir hak; kimse unvanıyla bunu delemez.
Sessizlik, bu tür uygulamalara yol açar. Konuşalım, şikayet edelim, direnelim. Çünkü akademik dünyanın temizliği, hepimizin ortak sorumluluğu. Güç emanettir; kötüye kullanıldığında önce sahibini yaralar.
Unutmayalım: En karanlık gecelerin ardından mutlaka şafak söker. Ve o şafakta, mazluma el uzatanlar değil, zulme göz yumanlar utançla anılacak.Kalın sağlıcakla,
Atilla Samat



