Toprağı kadar insanı da yaralı.
Cepheden dönmeyen erkekler, yarım kalmış hayatlar, susturulmuş sevinçler.
Ve geride kalanlar: öksüzler, yetimler, kimsesiz çocuklar...
Cumhuriyet, işte bu enkazın içinden doğdu.
Mustafa Kemal Atatürk, bir ülkenin geleceğini yalnızca sınırlarla değil, çocukların kaderiyle kurmak gerektiğini bilen bir liderdi.
Bu yüzden Çocuk Esirgeme Kurumu yalnızca bir sosyal yapı değil, bir vicdan beyanıydı.
Devletin, “sahipsiz” denen çocuklara sahip çıkma iradesiydi.
Çünkü Atatürk şunu görmüştü:
Bir çocuğu kaybeden ülke, yarınını kaybeder.
Aradan geçen onca yıla rağmen bugün hâlâ aynı sorunla yüz yüzeyiz.
Ama artık cephelerde değil, sokak aralarında kayboluyor çocuklar.
Kayıp çocuklar yalnızca birer istatistik değildir.
Her biri yarım kalan bir hikâye, eksilen bir ihtimâl, çalınan bir gelecek demektir.
Ve ne yazık ki çoğu zaman “bir anlık haber” olarak geçip gidiyorlar ekranlardan.
Oysa bir ülkenin ahlaki haritası, en çok çocuklarına nasıl davrandığıyla çizilir.
Koruyamadığımız her çocuk, hepimizin ortak utancıdır.
“Nasıl olsa benim çocuğum değil” dediğimiz her an, suça bir adım daha yaklaşırız.
Cumhuriyetimizin kuruluşunda çocuk, bir yük değil; bir umut olarak görüldü.
Bugün ise çocuklar, çoğu zaman sistemin kenarına itilen sessiz tanıklar.
Belki de yeniden sormamız gerekiyor:
Biz hâlâ Atatürk’ün işaret ettiği yerde mi duruyoruz?
Yoksa çocukları korumayı bir kurumun, bir manşetin, bir kampanyanın sorumluluğuna mı bıraktık?
Bu bir güvenlik meselesi değil yalnızca.
Bu bir vicdan, bir toplumsal sözleşme meselesi.
Çünkü çocuklarını koruyamayan bir toplum, ne kadar büyür gibi gözukse de aslında küçülür.
Ve hiçbir ülke, kaybolan çocuklarının sessizliği üzerine sağlam bir gelecek kuramaz.



