Yerel yönetimler, anayasal olarak halka en yakın idari yapılardır.
Yetkileri, halktan aldıkları oyla şekillenir. Ancak AKP’nin TBMM’ye sunduğu 31 maddelik kanun teklifi, bu temel ilkeyi bir kez daha tartışmaya açmış oldu.
Teklifin en dikkat çeken düzenlemesi açık: Belediyelerin şirket kurması, şirket edinmesi ya da kooperatiflere ortak olması artık Cumhurbaşkanı onayına bağlanıyor.
Dolaylı ya da bedelsiz edinimler dahi bu izne tabi olacak.
Yani seçilmiş belediye başkanları, kenti ilgilendiren ekonomik kararları alırken Ankara’dan onay beklemek zorunda kalacak.
Bu düzenleme, yerel yönetimlerin özerkliği açısından sıradan bir teknik değişiklik değil; açık bir merkezi vesayet genişlemesi gibi olacak.
Belediyeler yıllardır ulaşım, altyapı, sosyal hizmetler ve kentsel dönüşüm gibi alanlarda şirketler aracılığıyla hizmet üretmektedir. Şimdi bu alanların tamamı, tek merkezden kontrol edilebilir hale getiriliyor.
Kanun teklifinin gerekçesi ise tanıdık: “Denetim”, “şeffaflık” ve “kamu yararı.”
Ancak asıl mesele şu: Aynı denetim neden merkezi idareye ait şirketler için geçerli değil?
Neden yerel yönetimlerin her adımı izin mekanizmasına bağlanırken, merkezi kurumlar için benzer kısıtlamalar gündeme gelmiyor?
Teklif yalnızca belediyelerle sınırlı değil.
Sahte belgeyle alınan müteahhitlik sınıflandırma belgesiyle başlanan yapıların ruhsatının iptal edilmesi ve belge numarasının 5 yıl süreyle geçersiz sayılması, kağıt üzerinde olumlu bir adım.
Ruhsatsız yapılara hazır beton verilmesine idari yaptırım öngörülmesi de öyle. Ancak Türkiye’nin yapı stokuna bakıldığında, sorun belgelerde değil; uygulamada ve siyasi iradede düğümleniyor.
Bugüne kadar kaç tane ruhsatsız yapı, göz göre göre yükseldi?
Kaç yapı, denetimden “bir şekilde” geçti?
Kaç müteahhit, siyasi ilişkileri sayesinde yaptırımdan kurtuldu?
Yeni cezaların, eski alışkanlıklar üzerinden devam ettiği sürece sadece kâğıt üzerinde kalacağı ve hiç bir şeyin değişmeyeceği kanaatindeyim.
Özetle bu kanun teklifi, bir yandan yerel yönetimleri merkeze daha sıkı bağlarken, diğer yandan “yapı güvenliği” başlığı altında kamuoyuna güven vermeye çalışıyor.
Ancak ortada net bir gerçek var: Seçilmişlerin yetkisi azalıyor, atanmışların gücü artıyor.
Demokrasilerde sorunlar yetkiyi merkezileştirerek değil, denetimi adil ve eşit uygulayarak çözülür.
Aksi halde bu düzenlemeler, hukuki olmaktan çok siyasi bir tercihin belgesi olarak tarihe geçeceği düşüncesindeyim…



