Atilla SAMAT


AYNI EVDE, AYRİ HAYATLAR

Aynı çatı altında yaşayıp da kalpleri uzak diyarlara savrulmuş çiftlerin hüznü, her geçen gün daha derin bir yara açıyor içimizde.


Aynı sofraya oturup gözleri başka ufuklara dalan, aynı yastığa baş koyup geceleri bambaşka rüyalara gömülen insanlar… Bu yalnızca bir tesadüf değil; bu, çağımızın en sessiz, en acı veren fırtınası.
Peki, neden?


İlk ve en derin yara, o görünmez duvarları ören iletişimsizlik. Konuşmak var, bir de yüreğini açıp gerçekten konuşmak var. “Günün nasıl geçti?” diye sormak kolay; ama içteki fırtınaları, kırgınlıkları sabırla dinlemek, anlamak zor geliyor. Çoğu çift kelimeleri harcıyor, fakat kalpler birbirine ulaşamıyor. Dinlemek yerine hemen cevap hazırlanıyor, anlamak yerine savunmaya geçiliyor. Ve evin içinde soğuk bir yalnızlık yavaş yavaş her yanı sarıyor.


Attila İlhan’ın dizeleri gibi:
“Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır
Yıldızlar aydınlık fikirler gibi tavanda salkım salk
Bu gece dağ başları kadar yalnızım…”
İkinci büyük yük, hayatın ağır baskısı: Ekonomik sıkıntılar, borçlar, gelecek kaygısı… Maddi zorluklar sabrı eritiyor, sevgiyi gölgeliyor. Para konuşulmayınca sorun birikiyor, konuşulunca kavga çıkıyor. Asıl yıkıcı olan fakirlik değil; o yalnızlaştıran, birbirinden koparan gölgesi.


Üçüncü sebep, beklentilerin zamanla solup gitmesi. Evlenirken çoğu zaman birbirlerini değil, kurdukları güzel hayalleri seviyor insan. Gerçekler çarpınca o hayaller kırılıyor, dağılıyor. “Sen eskisi gibi değilsin” demek, aslında “Ben değişimi kabul edemiyorum”un yürek burkan bir itirafı.


Bir başka derin acı ise değer görmeme hissi. Harcanan emekler takdir edilmezse, yapılan fedakârlıklar fark edilmezse, kırgınlık birikir, suskunluk başlar. Kadın olsun erkek olsun, her insan görülmek, anlaşılmak ister. Görülmeyen kalp susar; susan kalp yavaş yavaş uzaklaşır.


Ümit Yaşar Oğuzcan’ın o içimize işleyen dizeleri gibi:


“Git diyorsun nereye gideyim?
Ümitlerim ne olacak?


Bunca şiirleri kim söyleyecek sana?”


Bu mutsuzluğun sonuçları ise ruhu önce usulca kemiren bir zehir gibi yayılıyor. Evdeki o soğukluk çocuklara da sirayet ediyor; sessiz kavgalar, donuk bakışlar arasında büyüyen çocuklar sevgiyi eksik öğreniyor, yaralı kalıyor. Sonra ya duygusal bir ayrılık geliyor ya da kağıt üstünde bir boşanma.


Ama umut hep var. Çözüm o kadar yakın ki: Birbirini yeniden keşfetmeye niyet etmek, “haklı çıkmak” yerine “anlamayı” seçmek, susmak yerine incitmeden, kırmadan konuşabilmek. Küçük ama içten bir gülümseme, samimi bir dokunuş, en büyük uçurumları kapatabilir.


Unutmayalım; aynı evde yaşamak birliktelik değildir. Gerçek birliktelik, aynı kalpte, aynı duyguda buluşabilmektir.


Cemal Süreya’nın o unutulmaz sözleriyle bitirelim:


“Aşk eskidikçe aşktır
Sevgi eskidikçe sevgi…”
Kalın sağlıcakla
Atilla Samat